|
Memleketimizde aydın geçinenlerin pek
çoğunda yaygın ve tedavisi imkânsız bir hastalık vardır. Bir
konunun aslını gerçeğini bilmeden o konu üzerinde fikir
beyan etmek, yorum yapmak... Bilimsel konularda olsun dünya
kültürünün çeşitli örneklerinde olsun, özellikle de din
konusunda pek çok aydınımız bilgisiz yargılar içerisindedir.
Ekseriya âyet, hadis ve ezan kavramlarını birbirlerine
karıştırarak bunları sıradan sözler gibi basitleştirmek
isterler. Cumhuriyetin başından beri Kur'an ve ezanın
Türkçeleştirilmesi için çok anlamsız tartışmalar gündeme
gelmiştir. Son olarak da sanki gündemde ezan konusunda bir
tartışma varmış gibi Demiral, ortaya çıkıp, ezanın Türkçeye
çevrilmesini savunmaya kalktı. Aslında politikanın böylesine
gergin ve fırtınalı bir ortamında böyle bir konuyu gündeme
getirme yanlışlığına halk arasında "şeytan dürttü" derler.
Aziz Nesin'e karşı takındığı olumsuz hukuk tavrı dolayısıyla
pek çok muhafazakâr çevrenin sempatisini kazanmışken, şimdi,
inançlılar önünde fevkalade hazin sevimsiz hale geldi.
Sözlerimin başında söylediğim gibi ezanın gerçeğini bilseydi
böyle vahim bir gaflete düşmeyecekti. Ezan, bir hadis-i
kudsidir. Ve ashabtan birçoklarına aynı gün rüyada
gösterilerek büyük bir manevi İslam çağrısı olarak ilan
edilmiştir.
İnsanların dünya üzerindeki yaşamlarından doğan isyanları ve
günahları görünmez bir sis bulutu gibi kentlerin üstünü
kaplar, böyle yörelerde yaşamak insanın gönül güzelliklerini
ve sevgilerini boğarak manasını zehirler, işte ezan yerleşim
yörelerinin manevi atmosferindeki kasvet dediğimiz sis
bulutlarını bir ilahi rüzgâr sırrıyla dağıtır, mana
atmosferine berraklık ve canlılık getirir.
Ezanın bu sırrı davet hikmeti içindeki kelimelerin güzelliği
ile bütünleşmiş, değiştirilemez bir fizik zinciri haline
gelmiştir.
Arapça lisanı zaten sırf etimolojik açıdan dahi şaheser bir
zenginliğe sahiptir. Çoğu kelimelerin hemen hemen hiçbir
lisanda karşılığını manayı bozmadan bulabilmek mümkün
değildir. Etimoloji ustaları Allah kelimesinin karşılığının
hiç bir lisanda bulunmadığını tesbit etmişlerdir. Diev, Good,
tanrı gibi kelimeler Arapçadaki ilah kelimesinin
karşılığıdır. Ekber kelimesi düşünülebilen en kebir anlamına
gelir ki, ulu ve yüce sözcükleri ekberin karşılığı olamaz.
Bilindiği gibi görebildiğimiz çok büyük bir tepeye ulu bir
tepe diyebiliriz. Buna rağmen o tepeden daha ulu bir tepenin
olması mukadderdir. Fakat o tepeye ekber diyemezsiniz. Çünkü
ekber dediğiniz takdirde ondan daha yüce bir tepenin
olmadığını bildirmiş olursunuz. Lisana pek uygun düşmemekle
beraber olsa olsa kebir diyebilirsiniz. Kelime-i şahadeti
ifade eden tevhid cümlesi ise "La ilahe illallah" çok uzun
izahlar yapmadan çevirisi mümkün olmayan bir deyimdir.
Yoktur ya da değildir diye başlayarak ilah yoktur
diyebilseniz bile, illallah kelimesinde yalnız Allah vardır
anlamı verilmekle birlikte yine La ilahe illallah'ın
karşılığını bulamazsınız. Eşhedü kelimesi bile çevirisi çok
zor bir kelimedir. Karşılığı benzetme karini ile görgü
şahitliği anlamına gelmektedir. Şimdi söylediklerimizi bir
araya getirince “Eşhedü en la ilahe illallah” cümlesini bir
Türkçeleştirin bakalım.
Hem illaki ezanın, yani Allah çağrısının Allah'ın dini
tebliğ ettiği lisan olan lisandan değil de başka bir
lisandan yapılma hevesinin mantığı nedir? Yabancı bir ülkeye
gittiğiniz zaman elinde kartvizitiniz olsa dahi bir şahsın
ismini yanlış telaffuz etseniz dönüp size bakmaz bile. Hiç
Allah kendi lisanından verdiği çağrıyı çarpıtan, telaffuz
bile edemeyen insana rahmetle teveccüh eder mi? Ben yetmiş
yıldır bu topraklarda yaşıyorum. Ezanın Türkçe okunduğu
yıllardaki gönül frekansıyla, gerçek lisaniyle okunmaya
başlandığı yıllardan bugüne bu memlekette insan kadrolarının
baharda toprağın altından fışkıran semenler gibi nasıl
çoğaldığını coşkuyla seyrettim.
Ezan konusunda böylesine garip tutkuların olduğunu iyi ki
NeiI Amstrong duymadı? Çünkü o maddesel kulağı ile Ay'da
gerçek ezanı işitmiş ve onun hazzını yeryüzüne indikten altı
yıl sonra Mısır'da ezan dinlerken fark etmişti. İslamiyet ve
onun yüce kitabı Kur'an ve Ezan tasavvurların ötesinde bir
mana zincirinin halkalandır. İnsanın iç dünyasında, kalbinde
var olan gerçekleri ateşleyen esrarengiz bir cereyandır ki,
bunları birbirinden farklı görmek insan güzelliğini, Allah
sevdasını başka ilkel kavramlarda aramak hazin bir
nasipsizliktir. Milletimizin ind-i ilahi deki herkesçe
bilinen mümtaz mevkii ezana olan sevdasından, o uğurda
canını hiçe sayan coşkusundan gelir. Gönüllerimizin muhteşem
nağmesi ezanın ilahi kalıplarındaki güzelliği kıyamete kadar
yaşayacağız. Nasipsizlere acımaya bile mecalimiz yoktur. |